Yarın, tarihin yaprakları 11 Ocak 2011’i gösterdiğinde 47 yıllık bir devir kapanmış olacak. 1964 Aralığı’nın bir öğle vakti Türkiye-Bulgaristan maçı ile kapılarını açan Ali Sami Yen Stadyumu, yine bir kış günü Galatasaray-Beypazarı Şekerspor karşılaşması ile kapılarını son kez kapatacak. Bu yazı, bugün duvar sıvaları dökülmüş, koltukları kırılmış, zemini bozulmuş olsa da; Dünya üzerindeki tüm Galatasaray’lılar için bir mabed olarak anılacak ve öyle kalacak olan “kutsal topraklar”a bir saygı duruşudur. Devam
Hatırlarsınız, benim gibi bir dizi severin bile 5. sezon sonlarında içini baymaya başlayan Lost yayınlandığı 6 yıl boyunca tüm dünyada milyonlarca izleyiciyi ekran başına kilitlemişti. Dizi, ada nerde?, kim ölüyor?, siyah duman nereye kaçtı? derken, fanatiklerini hayal kırıklığına uğratan bir finalle veda etti ekranlara. Dizide, kahramanların geçmişleri ve geleceklerine sıklıkla gidiliyor, izleyiciler de aradaki gelişmeleri tahmin etmeye çalışıyorlardı. Son sezonda ise kahramanların, daha önce anlatılan geçmiş veya geleceklerine uymayan öğeler içeren farklı bir hayat yaşadıkları yeni bir zaman dilimi ekrana gelmeye başlamıştı. Devam
87 yıl önce 28 Ekim gecesi; “Beyler, yarın Cumhuriyeti ilan ediyoruz” dediğinde Gazi Mustafa Kemal, kendisini şaşkınlıkla dinliyordu arkadaşları. Çünkü o kasvetli Ankara gecesinde söyledikleri, neredeyse 600 yıllık bir alışkanlığın sonunu belgeliyordu. Bugün ise, dünyada kurulmuş devletlerin tarihine oranlandığında, daha bebek sayılabilecek bir Cumhuriyet’e sahibiz mavi gözlü adam ve cesur arkadaşları sayesinde.. Devam
Fiziksel taciz, bir zamanların en sık rastlanılan, haberlere en çok konu olan kavramlarından bir tanesiydi. Fakat modern hayatın hukuk sistemi bunun önlemini almakta gecikmedi ya da tacizciler biraz olsun uslandı(!) da artık eskisi kadar fiziksel taciz olaylarıyla karşılaşmıyoruz. Tabi fiziksel taciz vakalarıyla karşılaşmıyor oluşumuz, tacizin yok olduğu anlamına gelmiyor. Her konuda olduğu gibi “dönüşüm” burada da kendini gösterdi ve tacizin bir anlamda mecrası değişti. Artık moda olan kavram; psikolojik taciz, popüler adıyla Mobbing… Devam
Malumunuz, Türkiye artık yavaş yavaş engelli internet siteleri cenneti haline gelmeye başladı. An itibariyle 7656 internet sitesine girmemiz yasaklanmış. Engelli sitelerin listesine buradan ulaşabilirsiniz. Bu sitelerin çoğunluğunu porno içerikli siteler oluştursa da aralarında YouTube gibi vimeo gibi popüler siteler de mevcut. Devam
Malumunuz dünya üzerinde tek başımıza yaşamıyoruz. Dünya, varolduğundan bu yana binlerce farklı tür canlıya evsahipliği yaptı, yapmaya da devam ediyor. Dolayısıyla, bu gezegen hoyratça kullanabilmesi için sadece insanoğluna bahşedilmiş değil. En az bizim yaşam hakkımız olduğu kadar diğer canlıların da var!
Koca bir kış sezonunu 24 ve benim açımdan harika bir seri olan The Pacific ile geçirdikten sonra bu bahar rehavetinde ne yapıcaz diye düşünürken, uzun zamandır hakkındaki eleştirileri okuduğum Spartacus: Blood and Sand bu rehavete son verdi. Açıkçası herbiri yaklaşık 55 dakikalık 13 bölümden oluşan koca birinci sezonu soluksuz izledim. Böylece, ara verdiğim blog yazılarına da geri dönmek için bir sebep ortaya çıkmış oldu. Devam
Sonunda bir sezonu daha bitirdik. Daha dün gibi hatırlıyorum, Temmuz – Ağustos aylarından takımların kamp raporlarını soluksuz izlerken duyduğumuz heyecanı. Mayıs ayı geldiğinde ise kimileri başarılarını kupa ile süsledi kimileri de sadece oyunun güzelliği ile avunmak zorunda kaldı. Bu satırların yazarı da sadece oyunun güzelliği ile yetinmek zorunda kalanlardan. Tuttuğu takım Galatasaray, geniş ve kaliteli kadro yapısına rağmen, kötü bir sezon finali ile ayrıldı yeşil sahalardan..
Konferansı sonunda bitirebildik. Büyük telaşların ardından büyük rehavetler de kaçınılmaz oluyor. Fakat başarılı geçtiğini bildiren feedback’ler aldıkça keyfimiz açıkçası daha da yerine geliyor. Aslına bakılırsa bu heyecan ve telaşlara uzak değiliz. 2006′nın Kasım’ında yaptığımız ilk konferans bizim açımızdan hayli tecrübe kaynağı olmuştu. O konferansdan bize kalanlar ikincisini yapma konusunda hem bir motivasyon oluşturdu hem de oradan edinilen deneyimleri kullanma konusunda bir kaynak oluşturdu. Aşağıda gördüğünüz resim, Kasım 2006′daki Yeni İletişim Ortamları ve Etkileşim Konferansı’nın Bildiri Kitabı’na ait. Kitaba PDF formatında buradan ulaşabilirsiniz. 
İlk konferanstan alınan bilgi ve tecrübe ile ikincisini planlamak, koordine etmek ve gerçekleştirmek çok daha kolay oldu bizim açımızdan. Bu noktada, oda arkadaşım ve Konferans Organizasyon Komitesi Başkanı Cem S. Sütçü’nün özverisinin altını çizmemiz gerekir. Konferansın başından sonuna kadar yoğun bir mesai harcadı.
Konferansla ilgili detaylara gelicek olursak; 17 farklı ülkeden 100′ün üzerinde katılımcıyı ağırladık İstanbul’da. Konferas süresince üç farklı salonda eş zamanlı oturumlar gerçekleşti. Ana salonumuzda ki oturumlar ise (ki aynı zamanda televizyon stüdyosu’dur) M.Ü Televizyonu‘ndan canlı olarak yayınlandı. Konferans’ın son günü ise katılımcılar, İstanbul’un güzelliklerini Dolmabahçe Sarayı’nda yaşama fırsatı buldular.
Konferans’ın ilk gününde, Indiana Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof.Dr. Christine L. Ogan, “Theoretical Developments in New Media in Last Ten Years and the Role of Mass Communication Theory in the Process” , İsveç Uppsala Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof.Dr. Amjad Hadjikhani ise “Marketing Science Development and Interactivity with Information Technology” başlıklı konuşmaları ile açılışı gerçekleştirdiler.
Konferasla ilgili detaylı bilgi almak için resmi web sitesini buradan ziyaret edebilirsiniz. İkinci konferansın bildiri kitapçığı’na ise çok yakında bu sayfalardan ulaşabilirsiniz.
Yeni İletişim Ortamları ve Etkileşim Uluslararası Konferansı‘nı geçtiğimiz günlerde bitirdik. Bir ara vakit bulduğumda hem konferansın görsellerini hem de konferansla ilgili dipnotlarını buradan paylaşmak istiyorum. Ama şimdiden söyleyebilirim ki konferansa, “sosyal ağlar” ve “dijitalleşme karşısında geleneksel medyanın durumu” başlıkları damgasını vurdu.
Gerek konferanstaki ana başlıklara gerekse kendi hayatımıza baktığımızda hemen farkediyoruz ki artık dünyanın hemen hemen her coğrafyasında geleneksel medya tüketimi azalırken İnternet’te geçirilen zaman artıyor. İnternet’in yayıncılık alanında ve bilgi aktarmada sunduğu hız ve maliyet avantajı gazete, dergi satışlarını olumsuz etkiliyor. Son aylarda dünyanın önde gelen basılı yayınlarının zarar ettiği, el değiştireceği, web sitelerinin ücretli olacağı yönünde haberler çoğalmaya başladı. Bir yandan da Google News ve benzeri haber toplayıcı hizmetlere karşı gazetelerin tepkisi her geçen gün daha da artıyor. Bu örneklerin artmasnda, sosyal ağların gelişmesinin ve artık her geçen gün daha fazla insanın bloglarda yazıyor oluşunun etkisi büyük.
Nielsen’nin araştırmasına göre, son bir yıl içinde sosyal paylaşım sitelerinde geçirilen zaman üç kat artarken internet üzerinden haber okuma alışkanlıklarının ise göreceli olarak azaldığı görülüyor. Bu analizin farklı bir değerlendirmeye yol açmaması için hemen ifade etmeliyim ki, basılı gazetelerin tirajları tüm dünyada hala düşüş eğilimi gösteriyor. Geleneksel gazeteler “habercilik anlamında” dijitale karşı savaşı zaten kaybetmiş durumdalar. Kendilerine farklı bir misyon edinmeleri kaçınılmaz. Raporda altının çizilmesi gereken konu, dijital gazetelerin de savaşı sosyal ağlara karşı kaybetmeye başladığı gerçeği. Artık daha fazla insan sosyal platformlarda arkadaşlarıyla vakit geçirmeyi gazete okumaya tercih ediyor. Belki de sosyal platformların içerikleri gazetelere karşı daha tatmin edici hale geliyor.
Bu noktada, olayın teknolojik boyutunu da göz ardı etmemek gerekiyor. Intel’in kurucularından Gordon Moore’un ortaya attığı ve kendi adıyla anılan Moore Yasasına göre; her onsekiz ayda performansı iki katına çıkan ve maliyeti aynı kalan mikroçip teknolojisi, gelişkin depolama araçları, İletişim altyapısında yakalanan bant genişliği, sayısallaştırılabilen ürünlerin ek bir kopyasını oluşturmanın masrafını, yani marjinal maliyeti sıfıra yaklaştırıyor. Bu da, Google örneğinde ve daha önceki postlarda Chris Anderson’un kitabından aktardığım gibi pek çok hizmeti çok düşük ücretlere, hatta bedava almanın kapılarını açıyor.
Öte yandan, sözünü ettiğim bu ucuzlama hatta bedavalaşmayı destekler biçimde klasik iktisadi düşüncenin temel yapıları da derin bir ikilem içersinde. Bir taraftan, ”nadir ve az bulunur olan” değersizleşip; yeni ekonomik sitemin dayatması ile birlikte “bol ve sık rastlanır olan” herşey değerli hale geliyor. Ağ’a ne kadar çok insan eklenirse ağ o kadar değer kazanmaya başlıyor.(Metcalfe Yasası) Oysa diğer taraftan, klasik iktisadın temel öğretisi gereği arz ve talep hala fiyatı belirlemeye devam ediyor. Günümüz dünyasında fiyatının belirlenmesine çalışan ürün ise enformasyon. Ucuzlayan ve artık bol miktarda üretilebilen enformasyon.
Geleneksel medya araçlarının ve internet gazetelerinin artık farkında olmaları gereken konu, enformasyonun bolluğu ve ucuzluğu. Zor olan ama yapılması gereken ise fark yaratacak inovatif fikirleri bir an evvel üretip hayata geçirmek. Buradan sonrası da bir başka yazı konusu olsun…


